Sınır Tanımayan Müteşebbisler

Zeka parıltısı olmayan işlere girişmiyor, işlerine saygı gösteriyorlardı. 

Ne 80’lerdeki tefeciler gibi davrandılar ne de niteliksiz dolandırıcılık yaptılar. Ne yaptılarsa müthiş bir ikna ve samimiyet ile yaptılar. 

EYÜPLÜ HALİT 

Girit göçmeni olan Halit, iyi derecede Rumca ve Fransızca konuşan, beyefendi görünümlü biriydi. Gerçek olmayanı satmaya başladığı (dolandırıcılık) dönem, İstanbul işgalinin son günleriydi.

Rum zenginlerinin yaşadığı bir semtte metruk bir bina ayarlayıp karakol haline getirmişti. Halit, komiser rolüne büründü, arkadaşı Abdullah ise bekçi. Önceden belirledikleri zenginleri karakola çağırdılar. Uyguladıkları, iyi polis-kötü polis taktiğiydi. Kurbanlarının gözünü korkutup yüksek miktarda avanta koparmışlardı.

Dolapların en büyüğünü, 1935’te yine hapishanede olduğu bir dönemde çevirmişti. İtalyan diktatör Mussolini’yi dolandırmıştı. Mahpus arkadaşlarından biri, bir İtalyan kasa hırsızıydı. Adama Mussolini’ye hitaben bir mektup yazdırdı. İltifatlarla dolu mektupta Halit, İtalyanların 1. Dünya Savaşı’nda göz koyduğu Antalya’nın onlara verilmesi gerektiğini söylüyordu. Mektup, İtalyan elçiliğine ulaştırıldı. İki ay sonra İtalyan konsolos, valilikten Halit’i ziyaret izni istedi. Rivayete göre Eyüplü Halit, sadece konsolosla görüşmekle kalmadı, İtalyan Hükümeti’nden yüklü miktarda para koparmayı da başardı.

 

SÜLÜN OSMAN

Çevirdiği dolaplar filmlere ve hatta Orhan Kemal’in romanlarına bile konu olan Sülün Osman, Galata Kulesi ve Beyazıt Meydanı dahil kentin en ünlü eserlerini İstanbul’a yeni gelmiş taşralılara satma yeteneğine sahipti. Meslekteki yıllarını şöyle anlatıyordu: “Benim dolandırdığım insanlar dolandırıcıydı aslında. 10 tane bilezikle geliyorum akşam vakti. Kuyumcunun kapısındayız. Dükkan kapalı. Karımın hastalığını anlatıyorum, acilen bilezikleri bozdurmam gerektiğini söylüyorum falan. Hakiki olsalar bileziklerin fiyatı bin lira. Diyorum ki ‘300 liraya ihtiyacım var. Paranın gerisi umurumda değil, yeter ki karım ameliyat masasında kalmasın’… Adam sabah kuyumcuya gidip bilezikleri bin liraya bozdurabileceğini ve birkaç saat içinde havadan 700 lira kazanacağını düşünüyor. 300 lirayı verip alıyor bilezikleri, ben de kayboluyorum ortalıktan. Adam bileziklerin sahte olduğunu öğrenince “dolandırıldım” diye karakola başvuruyor. Ben aranıyorum. Demiyorlar ki ona, “be adam, bin liralık bileziği 300 liraya almayı düşünürken aklında ne vardı?” Ben hayatım boyunca beni dolandırmaya kalkışmamış tek bir kişiyi dolandırmadım.”

 

RAKİ (GÜNEY ZOBU)

Güney Zobu, varlıklı bir aileden geliyordu. Paşa torunuydu, babası Moskova Büyükelçisi Şemsettin Zobu’ydu. İşadamı Kuzey Zobu’nun da ağabeyiydi. Kıvrak zekası ve enteresan numaralarıyla Türk popüler tarihine damgasını vuran Zobu’nun sırrı, hedef kitlesini doğru seçmekti. Her daim yasadışı işler çevirmeye çalışanları dolandırıyor, bir başka deyişle ava gideni avlıyordu. En büyük vurgunlarını döviz üzerine yapmıştı. Dolar taşımanın büyük suç olduğu yıllardı.

Zobu’nun hedefi de çanta çanta ya da bavul bavul döviz kaçırmaya çalışan uyanıklardı. Gözüne kestirdiklerini, piyasa kurunun çok altında bir fiyatla döviz satmayı vaat ederek avlıyordu. Balya balya parayla ön kapıdan girip, arka taraftan tabanları yağlayan Raki’yi bekleyenler, saatlerce ağaç olurlardı. Hatta ‘ağaç olma’ teriminin Raki’den kaynaklandığı söyleniyordu.

Bize fıkra gibi gelen birçok vukuatı gerçekleştiren Zobu, Boğaziçi Köprüsü yeni yapıldığında, şehre yeni gelen bir uyanığa, köprüyü yüklü bir meblağa satmıştı.

 

 

 

Yazar: Ferhat Altun

Bu yazıyı paylaş

  • facebook-share
  • tweet-it
  • friendfeed
  • plus-it

yorumlar